30 Ekim 2011 Pazar

hürriyete doğru

akşam oluyor. süleymaniyenin ve hangisinin hangisi olduğunu karıştırdığım eyüp ve fatih camilerinin ışıkları yandı. fonda soluk sarı-mor bir ufuk, üstünde de iniyor mu, kalkıyor mu bilemediğim uçaklar. aşağıda unkapanı köprüsü, sabaha karşı yapılan bakımları haricinde zaten hiç durmadan akan trafiği pazar akşamında daha bir coşmuş. haliçin üstündeyse neye uğraştıklarını aylardır çözemediğim vinçleri taşıyan iki duba ile ara sıra ışıkları parlayan balıkçı motorları.

geçen yazın sonuna doğru O ile (hani kaset faciasına imza atan eski ev arkadaşım) haliç kenarında bir öğle yemeğinde, galata köprüsüne balık tutmaya gittiğimiz sabahları hatırladık. işe de gittiğim halde, her cumartesi hiç aksatmadan ve üşenmeden, hava durumuna da bakmadan kalkıp giderdik. balık tutmaktan anladığımdan değil. zaten balık sevmediğim gibi, hem tiksindiğim hem de ellemeye korktuğum için birşey takılmasın diye dua ederek sallardım oltayı. lakin ortam büyüleyiciydi. saat dörde doğru O gelip alıyordu beni. arabayı köprünün üzerine parkedip oltaları hazırlıyor, sonra da virabismillah diye salıp sigaralarımızı yakıyorduk. büyünün startı yenicamiden çınlayan allahuekberle başlıyor, köprünün ve caminin ışıklarında dönen martıların ciyaklamaları, üsküdar tarafından doğdu doğacak güneşi haber veriyordu. fazla yağlı oluyor diye seyyarların poaçalarına itibar etmiyordum da, avcuma doldurduğum şeker sayısıyla gözleri büyüyen termosçulardan aldığım demli çayların tadına doyum olmuyordu.

işte geçen yaz o günlerden konuştuk, o öğle yemeğinde. bir ara gene gidelim derken, motor alsak aslında, onunla çıksak balığa ne güzel olur dedi O. almaya ne gerek var diye atladım, konuşuruz bi balıkçıyla, sabah çıkarken bizi de alır. on dakika sonra konuşmuştuk. yan tarafta, suürünlerivırtzırtkooperatifi tabelalı yıkık dökük bir barakada arkadaşlarıyla kağıt oynayan klasik türk filmi balıkçısı tipli bir abi istediğimiz bir sabah erkenden gelebilirsek onunla açılabileceğimizi söyledi.

ertesi cumartesi gün doğmadan, deniz daha bembeyaz bile değilken haliç üzerinde patpatlarla ilerleyen bir motorun üstündeydik. emin igüse öykünen/höyküren fısıltımla, bir ezginin günlüğü şarkısını hayata geçiriyordum. silkelenecek ağlarımız yoktu ama, bende adet yerini bulsun diye taşıdığım bir olta, O'da profesyonel malzemeler, balıkçıda ise dalga başladığında görürüm sizi diyen bir bakışla, gayet şen bir şekilde açıldık haliçten marmaraya.

marmara dediğim, biraz sarayburnu(ki deli bir akıntısı varmış, motor çalışıp durduğu halde hep aynı noktada kalmamızdan anladım), biraz da kabataş önlerinde takıldık. ben oltayı laf olsun diye salladım, sonrasında bağdaş kurup güneşin doğuşunu izledim. O ise, çok güvendiği malzemeleri fos çıkıp misinası kopup durduğundan, balıkçının verdiği babaçapariyle iki kilonun üstünde balık tuttu, sanırım istavritti. daha fazla da tutardı herhalde ama şehirhatlarının sefere başlamasıyla artan dalgalardan mütevellit deniz tutmasıyla kustu kusacak, hatta öldü ölecek bir hale geldiğinden balıkçıdan özür dileyerek açık deniz maceramızı erken bitirmek zorunda kaldık. balıkçı abinin sizi gidi apartuman çocukları diyen şefkatli bakışıyla, bir daha dönmemek üzere motoru terkettik.

geçen yaz dedim ya anlatırken, şimdi farkettim ki, geçen değil, bir önceki yazmış. üstünden bir yaz daha geçmiş olan o yaz. gidişinden hemen önceki yaz. seni en son gördüğüm, yağmur altında asmalımescitte içtiğimiz, iki arada bir derede panikatak hastası kardeşi için suata metanet ve psikiyatrist tavsiye ettiğimiz yaz. bir küçüğü bitirdikten sonra, badehanede birer bira atıp galata yokuşundan aşağı doğru sallandığımız, benim eve girdiğim, seninse karaköye, iskeleye yollandığın yaz. o günden beri her gittiğimde suatın seni sorduğu, bir haber var mı diye gözümün içine baktığı yaz.

bir yılı geçti. inanamıyorum. inanamadığım gibi, her aklıma geldiğinde kalbim sıkışıyor. böğrüme bir taş oturuyor, bir el bütün organlarımı sıkıyor.

bu blogun ilk günlerinde, bu eve yeni taşındığımda, cumhuriyet bayramına kadar nasılsa gelmiş olacaksın diye düşünmüş, boğaz köprüsünde yapılacak havai fişek gösterisini beraber izleriz diye yazmıştım. hiçbiri olmadı. ne sen geldin, ne havai fişekler patladı.

gazeteler ve televizyonlar, teröre ve depreme bağlıyorlar köprünün cumhuriyet bayramında sessiz ve fişeksiz kalmasını, bense sensizliğe. bir hayal kurmuş ve bir bakıma da söz vermiştim. ekime girdiğimizden beri de aklımda hep fişekler ve sen. hem umut ediyordum, o zamana kadar geleceksin belki de; hem de korkuyordum tek başıma izlemek zorunda kalırsam, çok ağlarsam diye. fişeklerin iptal edilmesi ilahi bir işaret gibi geldi. sanki sen gelmedin diye belediye başkanı erteledi bütün kutlamaları, hay allah dedi encümen üyeleri, ekime de yetişemedi, neyse bekleyelim de gelsin, o zaman patlatırız hepsini. fişekler uçuşsa, köprü renklense, ben kararacaktım. aklımda savaşıp durduğum korkular daha bir canlanacak, kötü ihtimaller çullanacaktı üzerime. ama dün gece o fişekler patlamadı ya, son günlerin en rahat uykularından birini uyudum.

bu akşamsa gene karanlığım, karamsarım. bir taraftan, hiç haber olmaması iyi haberdir diyorum, bir taraftan delirmenin sınırlarında gezindiğimi hissediyorum. ama havai fişeklerin sessizliği güç veriyor bana. hiç düşünmezdim, çin işi bir icattan fal tutacağımı, ümitlerimi ise belediyenin inisiyatifine bırakacağımı.

günlerdir varmıyordu elim yazmaya. tuşlara dokunmak bile istemiyordum. şimdi hem yazıyor, hem de bugünleri konuşurken sana anlatacaklarımı hayal ediyorum. yazarken başımı haliçe doğru çevirip etrafa bakıyorum. onca cami içinde en güzeli süleymaniye; hem de daha ışıklı, hem de daha yakın. kenarında bir hilal var şimdi. şarkıda diyor ya, "adalarında bahar, süleymaniyende güneş"!? buradan bakınca süleymaniyede hilal daha güzel... süleymaniye büyük ve sakin, hilal ince ve parlak, fişekler suskun ama ümitli, ben deli gibi özlemiş... seni bekliyoruz.